Sera Lera Kasabası


  Amcamın yeni taşındığı çiftliğine giderken çift şeritli yolun ortasında arabam arıza yaptı. Motoru kontrol ettim ama arızayı tespit edemedim. Lyon şehrinin 35 km batısındayım. Aksilik gelir beni bulur ya.. Telefonumda çekmiyordu. Çiftliğe fazla yol kalmadığını düşünüyordum. Hava henüz kararmamıştı ve yolu yürüyerek bir an önce kat etmeliydim. Aracımdan gerekli ihtiyaçlarımı alıp yola koyuldum. Bu arada daha yolculuğa başlamadan yorulduğumu söyleyebilirim. Aracı tek başıma yol kenarına itmem gerekiyordu. Biraz halsizlik içerisindeyim ama devam etme mecburiyetim var. Neyse. Yol boyunca ilerlerken sağa sola uzanan düz araziler, ileri ufukta yüksek dağlar vardı. Tepelerinde yoğun bir kar kütlesi vardı. Üstelik mevsim yaz olmasına rağmen. Lyon'un tipik mevsim şekli işte. Yazın ortasında şehre kar yağsa hiç şaşırmam.
  Bayağı bir yürüdüm. Dağlara doğru yaklaştıkça, güneşin kavurucu sıcağı tepeliklerden kayboluyordu ve yerini artık kar kütlelerinden ovaya sızan serin rüzgarlara bırakıyordu. Rakımları hakkında bilgim olmasa da hayli yüksek olan bu iki dağ arasından çift şeritli yol, boylu boyunca uzanıyordu. Biraz rampa, biraz iniş aşağı. Dağların arasından geçen bir tren hattı gibi. Yaklaşık 1 saattir yürüyordum ve biraz mola vermemde sakınca görmüyordum. Dağlı yolun girişine geldiğimde kenarlarında sığ ve yüksek ağaçlara ev sahipliği yapan ormanlar tepelere kadar inci boncuk diziliyordu. Ağaçların diplerinde bitmiş orman mantarları ve onları süsleyen yoncalar vardı. Güzelliğine rekabet olmasın diye yoncaların arasından filizlenmiş lavantalar boy boy sıralanıyordu. Bu melun güzelliği seyre dalarak ufak doyurucu bir piknik yapmanın tam vaktiydi. Sırtımda ki siyah süslemeli çantamdan taze portakal suyunu ve bisküviyi aldım. Sağ tarafımda ki sığ ağaçlardan birine sırtımı yaslayıp manzaraya doğru oturdum. İnanır mısınız çok hoş, çok güzel bir yerdi. Öyle ki, dağların tepesinden esen serin rüzgarlar insanın içinde ki o naifliği dışarı vuruyor adeta. O an hiç bir şey yapmak istemiyor ve çok kısa sürecek bu hayali naiflikten zevk almaya çalışıyorum. 
  Saat kaç oldu öyle? Fazla oyalandım. Güneş, yerini yavaş yavaş karanlığa bırakmak üzere. Hava iyice solmadan bu dağlık bölgeyi geçmem lazımdı. Çünkü bu güzelliklere eşlik eden bir mekanın mutlaka sahipleri vardır değil mi? Lyon'un yabani köpekleri çoktur. Buralarda, tam kendilerini mesken tuttukları yerlerden birisidir. Avcıyken av olmamak lazım. Hızlıca yerimden doğrulup yola koyuldum. Adımlarımı bir hayli hızlandırmıştım. Çünkü artık önümü doğru düzgün göremiyordum. Neyse ki tedbirli davranarak, çantamda daima bir fener taşıyordum. Yolumuza artık fenerle devam ediyordum. Mavi martina kelebeklerinin ağaçlarda cirit atışını görmelisiniz. Yeşilliklerin üzerine konduklarında oluşan o manzara.. Tarif edilemez. Mutlaka görmelisiniz. Bu dünya belki de böylesine güzel bir mekanın sahibi olduğu için dönmeye devam ediyordur?

  Neyse ki sonunda dağlık alandan çıktım. Şimdi bir rampa iniyorum. Rampada ki yolun iki tarafına da dizilmiş ahşap evler dikkatimi çekiyor. Burası sürekli yaşanılır bir yer mi yoksa, sadece belli sezonlarda oturulan yer mi? Lyon eyaletinde bu gibi yerler çok olurdu. Sezonluk yerlerden bahsediyorum. Özellikle dağlık alanlarda veya kırsal kesimlerde bu gibi mekanlara genelde sezon sezon gidilirdi. Çok merak etmiştim. Biraz daha ilerleyince sağda ki tabelayı gördüm. ''Sera Lera Kasabası'na Hoşgeldiniz.'' Burası bir kasaba. Yerli halkın böylesine güzel bir yere kasaba inşa etmesi gerçekten harikaydı. Umarım içlerinden birisi bana kapısını açar. Çok üşüdüm ve çok yoruldum. Hemen sağa dönünce hafif eğrili çamurlu bir yol vardı. Kenar köşesinde ki ahşap tabelada  ''Kasaba girişi'' yazıyordu. Yol kenarından dikkatlice yürüyüp kasabanın meydanına kadar geldim. Tam daire şeklinde ki bu meydanın ortasında uzun bir söğüt ağacı etrafını süsleyen çitler ve oturaklar vardı. Meydanı çevreleyen dükkanlar da gözüme çarpmıştı. İşin garip yanı, neden kimse yoktu? Tahmin ettiğim gibi olmalıydı. Burası sezonluk bir mekandı. Hava içten içe kararmış haldeydi. Dükkanların arasından giden yollardan birine saptım. Kasaba küçüktü ki daha 100 adım atmadan yol bitmişti. Geri dönüp kasaba meydanına geldim. Ne yapacağım konusunda hiç bir fikrim yoktu. Çantamdan atıştırmalık bir şeyler çıkartıp oturaklardan birinde yemeye başladım.
Çok sessizdi. İçime aniden bir ürperti oturmuştu. Kahrolası arabam arıza yapmasaydı, şuanda amcamın çiftliğinde şöminenin dibinde mışıl mışıl uyuyor olurdum. Kolumda ki saate baktığımda gece yarısını geçmişti. Uzaktan gelen yabani köpek uğultularının, ensemin dibinde hissettiğim hafif lodos rüzgarlarının ve karanlığa bürünmüş Sera Lera Kasabası'nın ortasında uykuya dalmıştım.


" Bugün nasılsınız Bay Polaski? "
" Sende kimsin? Senin yüzün neden öyle?"
... ...
" Nerdesin? Çabuk çık ortaya! "
" Lanet olası arabam! "
" Hey arabama dokunma! "
... ...
" Aşağılık herifin tekisin Polaski! "
" Hahahahaha! "
" Tanrım! Hayır! "
... ...
"Merhaba Polaski. Beni tanıdın mı? "
" Yoksa sen... "
" Evet. Hani bana arabanla çarpmıştın.. "
" Beni yanına alan ölüm, şimdi senin sıranın geldiğini söylüyor.. "
" Hayır! Sen.. Sen ölmedin.. "
'' Sera! ve Lera! İntikam... ''
... ...

  Bu ne kadar iğrenç bir kabustu öyle! Tanrım... Gözlerimi açtığımda şafağın dağların tepesinde hafif hafif belirdiğini gördüm. Midem bulanıyordu ve çok üşüyordum. Yavaşça doğrulunca on metre ileride ayakta duran adamı gördüm. Onu görünce bir an irkilip oturağa doğru düştüm.


" Hey. Sakin ol genç adam. "
" Kahretsin. Sende kimsin? "
" Ben bu kasabanın halkındanım. "
" Diğerleri nerede peki? "
" Burada sadece ben yaşıyorum. "
" Saçmalık! "

  Yaşlı adama karşı yüzümü eşkiterek baktım. Kirli sakallı, saçları ağarmış ve yüzü buruşmuş bir haldeydi. Üzerinde oduncuları andıran 18. Yüzyıl fransız vatandaşı görünümlü bir kıyafet vardı. Adam çok samimi bir tebessümle bana bakıyordu. Ki bu samimiyet bir kaç saat sonra daha da pekişecekti.


" Biraz daha çorba ister misin? "
" Teşekkürler. "
" Evet. Şimdi söyle bakalım. Burada ne arıyorsun? "
" Yolda gelirken arabam arıza yaptı. Buranın batısında amcamın çiftliği var. Oraya doğru gidiyordum. Yorulunca bu kasabaya girdim. "
" Çiftliğin tam yerini biliyor musun? "
" Hayır. Amcam bana telefonda yol tarifini yaptı. Bu yol üzerinden ulaşacağımı söylemişti. "
" Peki o halde. Biraz dinlen. Öğleden sonra sana refakatlik yaparım. Çiftliğe beraber gideriz. Senin için uygun mu? "
" Ah. Evet. Tabi ki de. Teşekkürler. "

  Öğle vakti geldiğinde sırt çantama kilerden biraz daha erzak aldım. İşin garip yanı hala gördüğüm kabusun etkisinden kurtulamıyordum. Bazen halisünasyon görüyordum. Bir şey omzuma dokunuyordu. Bazen karşımda yüzü yabancı bir insan silüeti belirip bir müddet sonra kayboluyordu.


" Hazır mısın evlat? "
" Evet gidelim. "

Yaşlı adamla yaklaşık 2 saattir yürüyorduk. Bu geçen zamanda birbirimizle hiç konuşmadık. Ara sıra dinlenip bir şeyler atıştırıyorduk. Yanımda ki sıcak kanlı bu adama yine de güvenmiyordum. Kavurucu sıcağın altında ıssız, kurak yolda yürümeye devam ettik.


'' Sera Lera Kasabası hakkında hiç bir şey biliyor musun evlat? ''
'' Ah. Hayır. Bilgim yok. ''
'' Aslında sen kasabanın yolundan geçmeyi başaran tek insansın. ''
'' Bu ne demek oluyor ihtiyar? ''
'' Umarım anlatacaklarım seni ürpertmez. ''
'' Dinliyorum... ''

  İhtiyar derin bir nefes çekip dağların tepelerinde bitmiş kar kütlelerine baktı. Anlatacağı bir olay vardı. Bunu sezebiliyordum. Sanki o olaydan kendisi de nasibini almış gibi bir durumdaydı.
'' 3 yıl önce kasabaya bir polis memuru geldi. O zamanlar kasaba meydanı kalabalıktı. Dükkanlar ağzına kadar açık ve halk neşe içindeydi. Polis memuru Sera adında bir kızı sordu bize. Biz tanımadığımızı söyledik. Ardından Lera adında bir kızın adını sordu. Onu da tanımadığımızı söyledik. Bu iki kızın aslında hapisten kaçan birer zanlı olduğunu ve bu yöne doğru kaçtıklarını belirttiler. Eğer onları görürsek kendilerine haber etmemizi istediler. Sonra gittiler. Bu olaydan bir kaç ay sonra kasabaya üstü başı yırtılmış halde ağlayarak bir kadın geldi. Meydanda çığlıklar atarak '' Sera!'' ''Lera!'' diye bağırmaya başladı. Halk bu iki ismi duyunca bir anda kaçmaya başladılar. Tabi buna anlam veremedim. Kimisi dükkanını kapatıp içine girdi, kimisi hızlı adımlarla evinin yolunu tuttu. Ben köşede ki tabelanın yanında oturakta oturuyordum. Meydan dakikalar içerisinde boş kalınca kalkıp kadının yanına gittim. Gözleri alev kırmızı gibiydi, inanamazsın. Yalnız ben bir şifacıydım. Bu gibi sorunları bilirdim. Kadını evime davet edip yola koyulduk. Evimde kendisini bir güzel buyruk ettim. 4-5 gün kaldı. Ama işin garip yanı, her gece '' Sera, kardeşin Lera'yı sakın öldürme'' diye sayıklıyordu. Fakat kadın göründüğü gibi hiç de kötü niyetli birisi değildi. Her neyse. 5. günün ardından kendisi bana '' Tanrı sadece seni affedecek.'' diyerek evden ayrıldı. Şey, evlat. Biraz yoruldum. Şurada ki ağaçlıklara biraz oturup dinlenelim.  ''


'' Tabi ihtiyar.''

 İhtiyarın kasaba hakkında anlattığı bu esrarengiz hikayeden kendimi alıkoyamıyordum. Ağaçlıkların gövdesine sırtımızı verdik ve biraz atıştırdık. İhtiyar yanında sıcak su testisi ve hazır çay da getirmişti. Çaylarımızı içerken kasabanın hikayesine devam etti.
  '' Bana bu şekilde konuşmasını tam 1 yıl sonra anladım. O olaydan tam 1 yıl sonra. Kasabaya iki tane genç yaşta kız geldi. Bu arada ben kasabanın hekimi olmuştum ve aynı zamanda muhtar seçilmiştim. Biri siyah diğeri sarı saçlı iki kız meydanın ortasına gelip çığlıklar atmaya başladılar. İnanır mısın, ben yine o levhanın yanında ki oturakta oturuyordum. Kasaba halkı birden bire kaçmaya başladılar. Tıpkı o kadının bu kasabaya geldiği günde yaşanılanlar gibi. Bu olayların bir perde arkası olduğunu sandım. İki genç kızın yanına gittiğimde ikisinin de gözleri alev kırmızı gibiydi. Onları yine evime davet ettim. Bir olay örgüsü gibiydi her şey. Onları evimde ağırlarken ilk gece uyumadım. Acaba ne sayıklayacaklardı? Sabaha kadar uyanık kaldım ama mışıl mışıl uyuyorlardı. Bende daha fazla dayanamadım ve uyumaya karar verdim. Yatağıma uzandığım vakit mutfakta ki toprak kazanın yere düşmesiyle irkildim. Koşarak gittiğimde Siyah saçlı kız yerde ki kazana öylece bakıyordu. Beni ya fark etti ya da fark etmedi ama duyduğum şu iki cümle hayatım boyunca duyduğum en ürkütücü cümlelerdi.  '' Bu kasaba toprağa karışmalı. Sera ve Lera yeniden dirilmeli.. '' Çok korkmuştum. Kıza seslendiğimde aniden arkasını döndü. Bana su içmek için kalktığını söyledi. O günden sonra başka bir aksilik yaşanmadı. Tıpkı o kadın gibi kendileri de 5. günde evden ayrıldılar. Ve yine aynı şekilde '' Tanrı sadece seni affedecek. '' dediler. Her ne olduysa o kızların gidişinden sonra oldu.
  Bir gece vakti, bu dağlarda yaşayan yabani köpekler kasabaya indi. Delice havlıyorlardı. Ama kimseye zarar vermiyorlardı. Herkes evlerine kendilerini kilitledi. O gece köpek havlamaları yüzünden kasabanın halkı sabaha kadar uyuyamadı. Gün ağardığında köpekler tekrardan dağlara çekildi. İçimizi derin bir korku sarmıştı. 

    Aradan bir kaç gün geçtiğinde kasaba halkında 8 kişinin ortadan kaybolduğu haberini aldım. Bütün kasabalı toplanıp onları aradık ama hiç bir yerde bulamadık. Umutsuz vaka diyerek kasabaya döndüğümüzde derin bir şok yaşadık. Sera ve Lera ikilisi kasabanın meydanında öylece dikili duruyorlardı. Arkamda duran kasaba halkı titreyerek yavaş yavaş geriye çekiliyordu. Kendilerine beklemelerini söyledim.Sonra yanlarına doğru yaklaştığımda inanılmaz şekilde bir çığlık attılar. Ve ondan sonrasında neler yaşandı, neler oldu bilmiyorum. O çığlığın etkisiyle yere düşüp bayılmışım. Uyandığımda kendimi evimin kapısında buldum. Kasabanın her tarafına yoğun bir sis çökmüş haldeydi. Ben yaşlı bir adamdım. Korkularımı yenecek gücü artık kendimde bulamıyordum. O yüzden bir kaç gün boyunca evimden çıkmadım. Sis tamamen ortadan kalkınca kasabanın bütün evlerine baktım. Sadece ben buradaydım. Diğer kasaba halkına neler olduğu ise tam bir bilinmezlik evlat... İşte böyle. O günden sonra Kasabaya bir kaç kişi geldi gitti. Ve sen 5. kişisin. Onlar bu kasabanın ötesinde ki yola yani buralara hiç gelmediler. Sadece sen geldin. '' 

'' Gerçekten çok ürkütücü bir olay.''
'' Ah. Evet öyle. Yaşaması gerçekten zor fakat korkularınla yüzleştiğinde bunun üstesinden çok daha kolay gelebiliyorsun.Bu da benim kasabadan neden gitmediğimi kanıtlıyor. ''
''Şu Sera ve Lera. Bunlar şuanda kasabanın levhasında yazılı. ''
'' Evet. Tabelayı ben değiştirmedim. Sis tamamen ortadan kalkınca levhaların hepsinde Sera ve Lera yazdığını gördüm. Bu da o iki kızın yaptığı şeydir diyerek levhalara dokunmadım.''
'' Anladım.. ''

  İhtiyarın kasaba hakkında anlattığı bu ürkütücü olaydan sonra içime oturan o soğukluktan bir türlü kurtulamıyordum. Gerçekten çok korkutucuydu. Bu hikaye ile birlikte zamanın nasıl geçtiğini anlamamışız bile. Ufkun berisinde, uzaklarda, buğday tarlalarını gördük ve tam ortasında 3 katlı bir çiftlik duruyordu. İşte sonunda bulduk. Amcamın oturduğu çiftliğe gelmiştik. İhtiyar artık geri dönmek istediğini söyledi. Ben kendisini çiftlikte ağırlayıp karnını doyurmak için benimle gelmesini istedim. Ama reddetti. Kasabada yapılacak işler olduğunu geceye kalmaması gerektiğini söyledi. İhtiyar tozlu yolların ardında kaybolup giderken ben de çiftliğin yoluna doğru saptım. Az sonra kendimi çitlerle çevrili kapı ağzında buldum. Tavuklar, domuzlar, koyunlar, inekler ve atlar.. Arka bahçede ki arı kovanları da gözümden kaçmamıştı. Hayal ettiğim hayat biçimi işte buydu. Manzara o kadar muhteşemdi ki tarif edilemezdi. Hemen yamacın dibinde kurulu olan bu çiftlik, geceleri tepelerin serin rüzgarları ile ne kadar soğuk olurdu bir bilseniz. Ve o soğuklukta şöminenin dibinde oturup ısınmak.. Muazzam. Çitli kapıdan geçip çiftliğin kapısına yöneldim. Amcam acaba çiftlikte miydi? Yavaşça ilerleyip kahverengi ahşap kapının önünde durdum. Kapının tokmağına 2 kez vurdum.
'' Geliyorum... ''
'' Amca? ''
'' Oh. Geldin mi evlat. ''
'' Evet amca ben Polaski. Sonunda geldim. ''
'' Dur bir dakika elimi yıkayayım. ''

  1-2 dakika sonra amcam kapıyı açtı. Ah seni yaşlı ihtiyar. Çok özlemişim onu. Birbirimize sımsıkı sarıldığımızda gençken bana baktığı yıllar gözümün önünden geçmişti. Annemi ve babamı kaybettiğimde teyzem amcamın yanına göndermişti beni. Bir dediğimi iki etmeden beni büyütmüştü. Koca adam edince okula gönderip iyi bir meslek hayatımın olması için çaba harcamıştı. Ben onun sayesinde şuanda bir mühendistim ve harika bir kariyerim vardı. Amcam ile sarılma münakaşası içindeyken iç kapının köşesinde iki tane genç kız belirdi ve bana tebessümle bakıyorlardı. Aynı tebessümü bende gösterip amcama döndüm.


'' Amca? Bunlar da kim? ''
'' Ah evet, tanıştırayım evlat. Bu Sera. Bu da Lera.. ''
'' Tanrım! ''

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder