Reina Presburg'un Hatıraları #2

Onbaşı Henri'nin yardımı ile Çavuşumu doğu bölgesinde ki karargaha götürdük. Taylor'un yaralarının iyileşmesi için bir süre karargahta kalmak zorundaydım. Bu arada hava çok soğuk ve don olayları yüzünden 8 askerimiz öldü. İçimiz ısınsın diye Antwerp'den özel kakaolu kahve geliyordu. Sıcak suyla günde 4-5 bardak içiyorum. Varillerin içerisinde zar zor yaktığımız ıslak odunlar da bir nevi ısınmamızı sağlıyor. Son günlerde ortalıkta dolaşan Hitler'e suikast girişimi dedikoduları içimi kemiriyor adeta. Onu öldürmek çok zormuş, öyle söylüyorlar. Belki de geçen gün yaşadığımız o olayda Alman askeri yerimizi tespit etmeseydi, Hitler hayatta olmayabilirdi. Aylarca çavuşum ile birlikte yaptığımız operasyonlarda hiç böyle bir olayla karşılaşmamıştık.

  Çavuşumun bir hatası mı vardı? Ama Alman askerini o öldürmüştü? Karargaha gelirken, '' sana nişan almıştı, tetiğe basacağı zaman fark ettim onu. '' demişti. Sonrasında alman askerinin göğsüne ateş etmiş, askerde namlusunu çevirip onu bacağından vurmuş. Ardından olduğu yere yığılıp ölmüş. Sağlam bir atış yapsa da, 2-3 saniyelik geç ölümü, bütün planların mahvolmasına neden oldu. Her neyse, elimizden kaçırdığımız bu fırsatı, başka bir zamanda tekrar değerlendireceğim.

  Aradan geçen iki hafta içinde Alman kuvvetleri Clermond-Ferrand şehrinin batı yakalarını ele geçirmiş ve şehirde ki fransız kuvvetlerini ikiye yarma taktiği ile büyük bir cephe hattı daha açmışlardı. Biz şuanda Limoges sınır karargahında bekliyoruz. Çavuşumla akşam yemeği için ormana çıkıp geyik vurmuştuk. Onun ziyafetini çekiyorduk ki, Henri acele adımlarla yanımıza geldi.

'' Çavuş Reina, Çavuş Taylor. ''
''Evet?''
''Efendim, yeni bir emir var.''

  Henri kağıdı uzattığında, Taylor'un bana bakıp gülümsediğini fark ettim. Bu hasretini çektiği nişancılık oyununa tekrar dahil olmanın sevinciydi. Belki de benimle beraber bu işi yaparken zevk aldığının sevinciydi. Evet, aslında ona karşı bazı duygular besliyorum. Bunda çekinecek bir şey yok. Apaçık söyleyebilirim fakat henüz zamanı gelmediğini biliyorum. Umarım o da, bana karşı aynı duyguları besliyordur.

 Bulunduğunuz bölgenin kuzey batısında bulunan Nantes şehrine, Alman kuvvetleri tarafından saldırı başlatıldı. 2 gündür aralıksız süren çatışmalarda, ağır kayıplar verdik ve vermeye devam ediyoruz. Şehrin ele geçirilmesi için görevin başına atanan ve aynı zamanda Hitler'in en yakınında ki adamlardan biri olan Yarbay Jantis Koen'i ve yaverliklerini yapan iki rütbeli subayı ortadan kaldırmanızı istiyoruz. Sizin için düşman hattına en yakın olacağınız bir koordinatı sırt telsizi ile yollayacağız. Nantes'e vardığınızda, bize 119587003 frekansından ulaşın. Tanrı Kutsal Fransa'yı korusun. 

                            Limoges Sınır Karargahı'nda bulunan Keskin Nişancı Alayından, 
                                              Çavuş Reina Presburg ve Çavuş Bill Taylor Rodriguez'e..

                                                     Posta: 14. Lyon Piyade Alayı'ndan General Hamilton.
  Emri alır almaz, teçhizatları alıp gecenin karanlığında atlarla yola çıktık. Gün doğumundan önce orada olmamız gerekiyordu. Sessizce Alman kuvvetlerinin bulunduğu bölgeye sızıp, General Hamilton'dan koordinatları almamız gerekiyordu. Zor olacağını zannediyorduk ama çok kolay oldu. Batı yönünde bulunan Torwers Kilisesi'ne sızdık. Atılan bombalar yüzünden, çoğu yeri harabeye dönmüş haldeydi. Kırık camların, sağa solan dağılmış tahta parçalarının arasından yukarı kata doğru çıktık. Frekans aracılığıyla aldığımız koordinat, bizden 3 km uzaktaydı. 

'' Reina... Duyuyor musun? ''
'' Neyi?''
''Şşş. Dürbününü, 12 derece sola çevir. ''
'' Ne var orada? ''
''Sakın kıpırdama Reina. Bir Alman nişancı. Namlusunu sana çevirmiş vaziyette.''
''Lanet olsun.''
''Şşş.. Sana odaklanmış durumda, kıpırdama. Onu alt katta ki duvardan vuracağım. Burada kal.''
''Çavuş, beni bu şekilde bırakma..''
'' Sana kıpırdama dedim Reina. Gerekirse, gözünü bile kırpma.''

 Titriyordum. Her an ölümün ardından getirdiği soğukluğu ensemde hissettim. Donup kalmıştım oysa ki. Zaman geçiyor, gözümü dürbünden ayıramıyordum. Hiç bir yerimi hareket ettiremiyordum. Çavuşum daha ne kadar bekletecekti? Ve o an.. Arkamdan cam kırıklarının üzerine basan birinin ayak seslerini duydum. Kafamı çevirememenin verdiği talihsizlik yüzüne içimi kemiriyordum. Ve.. Ve..
Ölüm.. Hiç bu kadar yakın, hiç bu kadar aşağılayıcı olamazdı.. Az önce ölümün soğukluğunu hissettiğim ensemde, şimdi bir martin tüfeğinin namlusu duruyordu. O ses.. Almanca bir şeyler zırvaladığında  artık o kurtulma hayalimde ortadan kaybolmuştu. Ayağa kalk çabuk diyor gibiydi. Kıpırdamadım. 

'' Ayağa kalk aptal!''
'' Seni anlamıyorum!''

Ve bir el ateş. Ardından bir el daha. Tertemiz, narin yüzüme sıçrayan kan ve üzerime düşen ceset torbası..

'' Reina! Reina, iyi misin? ''
'' Kahretsin Taylor, hangi cehennemdeydin? ''
'' Çabuk gidelim buradan! ''
'' Lanet olsun koş koş! ''

  Alman nişancının kovanından fırlayan mermiler, koşarken yanımızdan sıyrılıp geçiyordu. Ne kadar koştuğumuzu bilmiyorum ama sonunda kendimizi sığ ormanlığın içerisine atmayı başarmıştık. Bir an artık öleceğimi ve bu nişancılık oyununda artık yerim olmadığını hissetmiştim. Yanılmışım. Bu işler hep böyledir zaten. Nişancılık, saklan, nişan al, ateş et olayından ibaret değildir. Bazen elinde taşıdığın tüfek dahi sana ihanet edebilir. Nasıl mı? Atış mekanizmasında tutukluk yaparak tabi ki de.. Hedefin hazır. Orada.. Görüyorsun ve saniyeler içerisinde ateş etmezsen onu görüş alanında kaybedeceksin. Tam o esnada, tüfek tutukluk yapıyor. görev başarısız.. Tüfeğin ihaneti yüzüne görevi başaramadın..

'' Lanet olsun, bu bölgenin her yanı nişancı dolu. ''
'' Reina! Kendine gel! Bir görevimiz var.''
'' Evet ama az önce olanları görmedin mi? Kahretsin yüzüme o pisliğin kanı bulaştı!''
'' Al şu paçavrayı, yüzünü temizle. Ortalığın sakinleşmesini bekleyeceğiz.''

 Artık gün doğumuna çok az kalmıştı. Güneşin kendinden önce getirdiği aydınlık, yavaş yavaş ufkun ardından yükseliyordu. Hava aydınlanırsa, içeriye sızmak için hiç şansımız olmayacaktı ve bir gün daha beklemek zorunda kalacaktık. Çavuşumla bir plan yaptık. Bulduğu zif varilinin içinden üzerimize biraz zif sürdük ve ağaç yaprakları ile kapattık. Bir nevi kamuflaj diyebiliriz. Tekrar kiliseye dönmek çok tehlikeliydi. O yüzden sığ ormanın güney batısından gidip, Fransız askerlerinin bölgesine geçecektik. Cephe hatlarından süzülerek doğu tarafına yönelecektik. Yönümüzü değiştirmek en mantıklı olan şeydi. Yaklaşık 10 dakika sonra yola çıktık...

  Her ihtimale karşı elimiz tetikteydi. Ağaçların tepelerine konuşlanmış nişancılar olabilirdi ve aslında biz şuanda apaçık bir hedef olarak yolumuza devam ediyorduk. 2 saatlik bir yürüyüşün ardından, Fransız kuvvetlerinin ön cephe hattına vardık. Tabi bilirsiniz, önce eller yukarıya, beyaz bir flamalı bayrak çek. Sonra seni tanısınlar. Her neyse kendimizi kanıtladıktan sonra, karargah Teğmeninden izin alarak atlara binip yola koyulduk. İnsan çığlıklarından top seslerine karıştığı gürültülerden yavaş yavaş uzaklaşarak sonunda doğu bölgesine ulaştık. 

'' Reina, General Hamilton bizim yoldan saptığımızı bilmiyor. Bu işi her ne olursa olsun halletmek zorundayız. ''
'' Tamam Çavuşum.''

 İleride dikili bir uyarı levhası gördük. Aman Tanrım! O kadar iğrençti ki. Masum köylü genç bir kızı boğazından iple direğe asmışlar ve önüne gelenlere uyarı olsun diye kağıt parçası koymuşlardı. Tam o anda kovandan fırlayan bir merminin sesi kasabanın girişinde yankılanırken, kendimizi hızlı bir atakla yol kenarında ki çimlerin içerisine attık. Kafamı hafifçe kaldırdığımda 100 metre ileride 2 Fransız askeri Alman askerlerinin içerisinde hınca hınç dövülüyordu.

'' Çavuşum? Uzun zamandır tüfeğimin tetiğine basmıyorum. Ne dersin? ''
'' Bana uyar. ''

  Tıpkı geçen günkü yaşadığım o motivasyon anında ki gibi kendimi toparladım. Derin bir nefes al.. Namluyu çevir, rüzgarın şiddetini hesapla.. Ateş.. Alman askerleri tek tek yere yığılırken, uzun bir aradan sonra tüfeğimin tetiğini çekmenin özlemini de gidermiş oldum. Çimlerden kalkıp askerlerin yanına gittik. İkisi de genç yaşlardaydı. 

'' Tanrı sizi kutsasın efendim. Tanrı sizi kutsasın..''
'' Asker. Bölüğün geri kalanı nerede? ''
'' Almanlar bu bölgeyi gece yarısı baskınla ele geçirdi. İkimiz bir eve saklandık. Bölüğümüzün başında bir subay vardı. O da şuanda esir düşmüş halde Kasabanın merkezinde. Onu kurtarmak istedik ama elimize fırsat geçmedi. Evleri ararken bizi buldular. Bir tanesini öldürdük ama diğerleri izimizi bulup yakaladılar. Tanrıya şükürler olsun ki, biz öleceğimiz vakit siz geldiniz.''
'' Anlaşıldı. Yerdeki cesetlerden işinize yarayacakları alın. Gidip subayınızı kurtaralım.''
'' Emredersiniz efendim!''

  Çavuşumun ana görevden koparak subayı kurtarma girişimi benim canımı hayli bir sıkmıştı. Ama önemsemedim. Sonuçta ülkemize hizmet eden bir subayın Almanların içerisinde katledilmesi hiç hoş olmazdı. Belki de Çavuşumun benden dahi gizlediği bir planı olabilirdi. Askerlerle birlikte kasabanın merkezine doğru ilerliyorduk. Yerde yatan asker cesetlerinin arasına masum köylü sivillerin cesetleri de karışmış haldeydi. Zavallı insanlar. Dünya'nın barışını bozan cellatlar yüzüne hayatlarına son verilmişti. Aslında bu savaşta askerden çok siviller katledilmişti..

'' Reina, rapor ver.''
'' Ön safta 4 kişi. Kuzeyde ki çatılı evin balkonunda 1 kişi, ortada ki meydanda da 8-10 kadar Alman askeri görüyorum. Subay, meydanda dikili ağacın altında duruyor. Elleri bağlı... Söylesene Taylor, plan nedir?''
'' Ön saftakileri bizim çocuklar halleder. Balkonda ki benim. Ardından atış serbest.''
'' Anlaşıldı Çavuşum.''


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder