Reina Presburg'un Hatıraları


  Üzerine bilmem kaç tane bomba düşmüş beton yığıntılarının içerisinde, Paris'in çöp ve ceset kokan bir köşesinde, duvarları çatlamış evin içerisinde oturuyorum. Bir Alman Subayı'nın odasından çaldığım telsiz ve dipçikli uzun namlulu tüfeğimle, plastik bir sandalye de etrafa bakınıyorum. 4 yıl öncesine kadar buralar hınca hınç insan kalabalıklarıyla doluydu. Ailem ile birlikte, Lyon'un Drawnton Kasabasında bir çiftlikte mutlu mesut yaşıyorduk. Yaşadığımız bu dönemde, yüzyılın en büyük celladının hedefi olacağımı bilemezdim. 10 yıl... Sadece 10 yılda, Avrupa'nın 4/3'ünü ele geçiren bir süper ordunun şuanda hedefiyim. 

  Cephede ki ilk günümü hiç unutamıyorum. Erkek nüfusunun hızla tükenişi, biz Fransız kadınlarının gönüllü asker olmalarına zemin hazırlamıştı. Gönüllü askerlik delegesinin yayınlanmasından hemen sonra gizlice evimden kaçtım. Paris'e gelerek direk orduya katıldım. Bize yıpranmış yahut tetiği bozulmuş eski tüfekler ile atış talimi yaptırdılar. Sonra bir kaç spor hareketi, koşu, mekik, şınav.. Tamam, orduya alındın. Ülkemizin ağır kayıplar verdiği bu yıldırıcı savaşta, eğitim için ayrılacak zamanın çok az olduğunu biliyordum. Eğitim biter bitmez, bizi römorklu bir kamyonete bindirerek direk cepheye getirdiler. O zamanlar Paris düşmek üzereydi. Son 3 cephe hattını savunmak kadın- erkek nüfuslu Fransız ordusuna kalmıştı. Subayların ağızlarından tükürük saçarak yağdırdığı emirler, sanki bize hala bir püskürtme için umut olduğunu söylüyor gibiydi. Onlar Nazilerdi. Bizlerin teknolojik alt yapımızdan 10 kat daha öndelerdi. Üzerimize en güçlü silahlarımızın bile hasar veremediği zırhlı tankları geliyordu. Onlara, elimizde tuttuğumuz mekanizmaları bozuk martin tüfekleri ile karşılık veriyorduk. Ama nafile. Bir yıldırım gibi cephelerimizi yarmaya başladılar. Evlerimizi yıkmaya, şehirlerimizi yok etmeye geliyorlardı. O gün bir an olsun bile elimden tüfek inmedi. Yanımda duran Çavuş Taylor, vurduğum her bir subay için bana tebrikler yağdırıyordu. Derince bir nefes alıyorum.. Beyaz kum çuvallarının arasından, subay gördüğüm anda tetiğe basıyorum.. O günün gecesinden sonra gönüllü askerlik hayatımın bir an değişeceğini, şimdi burada, bu plastik sandalyede oturarak, nişancılık oyunu oynayacağımı tahmin bile edemezdim..

  Evet. Ben Fransız 8. Koloni Birliklerine bağlı Nişancı Alayından, Çavuş Reina. 1933'de Fransız Ordusu'nun Marsilya'yı işgali sırasında görev yaparken suikast sonucu öldürülen Yarbay Andre Presburg'un biricik kızıyım. Henüz 24 yaşındayım. Önümde evleneceğim, mutlu bir yuva kuracağım bir hayat isterken, kendimi böyle bir kaderin içerisinde buldum. Bunları üniformamın iç cebinde duran solmuş defterin kanlı sayfalarına yazıyorum. 
  Annem ve küçük kız kardeşimden iki yıldır haber alamıyorum. Gönderdiğim mektuplara cevap gelmiyordu. Bazen onlar için ağlıyorum. Onları kaderlerine terk ederek, orduya katılmamdan dolayı kendimi suçlu buluyorum. Ama ben; bunun için doğduğumu kabulleniyorum. Nişancılık.. Gizlice, sessizce iş bitirme operasyonu.. Düşmanını gördüğün anda tetiğe basarsan, öldün demektir. Onu inceleyeceksin. Bulunduğu bölgede analiz yaparak, etrafta ki şüpheli görünen her şeyi temizleyeceksin. Ancak o zaman hedefine doğru namluyu çevirebilirsin. Bunları cephede ki ilk günümde tanıştığım Çavuş Taylor öğretmişti. Şuanda bulunduğum binanın üst katında, etrafı kolaçan ediyor. Evet şaşırdınız mı? Onunla birlikte çalışıyorum. O gün gece karanlığı olduğunda, beni ulak aracılığıyla yanına çağırtmıştı. Siperlerin içinden diz çökerek yanına gitmiştim. Bana nişancılığın esaslarını hiç bir soru sormadan öğretmeye başlamıştı. O günden sonra, sabaha karşı cepheye gelen Albay'a benden bahsetmişti. Beni Nişancı Alayı'na verip, çavuş rütbesiyle onurlandırmıştı. İşte o günden sonra hayatımın bütün seyri değişmişti. Onlarca operasyona katıldık. Gittiğim her yerde yanımdan bir an olsun ayrılmadı. Bazen iki ateş arasında kaldık, bazen düşmanın içine kadar girdik. Hedefimizde her zaman rütbeli askerler vardı. Derin bir nefes alıyor, hedefi ayarlıyor, tetiği çekiyorduk. İşimizi bitirdiğimizde, geriye kalan çöp yıkıntılarını da temizleyip, karargaha dönüyorduk. Bazen dönüş yolumuz o kadar uzun sürüyordu ki, karargaha varmadan ikinci bir emri aldığımızda oluyordu. Neyse..
 Şuanda bulunduğum yer tamamı ile Nazilerin kontrolünde olan Paris şehri. Eyfel kuzeyimde bütün endamı ile dikili duruyor. Hitler, Eyfel'e çıkamasın diye, asansörün halatlarını kesmişlerdi. Paris'i aldıktan sonra Eyfel'e çıkamadığının haberini aldığımızda gülmekten yerlerde yatıyorduk. Ne kadar komikti ama! Binanın hemen aşağısında, Nazi askerleri devriye geziyor. Peki burada nemi yapıyorum? Aldığımız istihbarata göre, saat 2 sularında Adolf Hitler bulunduğumuz binanın 450 metre karşısında ki ana yoldan geçecek. Artık hedefimizin kim olduğunu anlamışsınızdır? Bir düzine askeri araç eşliğinde Berlin'den yola çıktıkları haberini alır almaz buraya geldik. Stratejik açıdan atış mesafemiz uygun. Görüş açım %80, hatta %90 diyebilirim. 4 şeritli yol olabildiğince geniş ve atış için mükemmel bir yer seçtiğime eminim. Hedefime yaklaşık 10 dakika kaldı. Artık sandalyeden kalkıp, atış pozisyonuma geçme zamanı. Eğer bu Alman celladının hakkından gelebilirsek, savaşın seyrini değiştirebiliriz. Ben tüfeğime inanıyorum. Onu vurmak için içimde hiç heyecan yok. Derin bir nefes al.. TAK! İş bitti..

'' Reina! Hedef göründü! ''
'' Konsantremi bozma Çavuş. Onu görüyorum. Harabe evlerin ardında ufukta.. ''
''Onu vurabilecek misin? ''
'' Evet. Sadece sessizlik istiyorum. Rüzgarı hissetmem gerek..''

  12 zırhlı araçlı konvoy Paris Şehri'nin ana yoluna giriş yapmıştı. Hitler'in hangi araçta olduğunu tespit etmek için Reina, şeritli yola dönen kavşağa doğru bakıyordu. 1-2-3... Teker teker araçlar geçmeye başladı... 6. Araç! Tam ortada ki, zırhlı aracın içerisinde Adolf Hitler ve baş yaverini gördü. 

'' Derin bir nefes.. Düşman her zaman düşmandır.. Hedefi ıskalarsan, öldün demektir.. Sakin ol küçük kız.. Sakin ol.. Derin bir nefes al..''

Dipçikli nişancı tüfeğinin namlusunu Hitler'in bulunduğu araçtan ayırmıyordu. Atış yapacağı yere geldiklerinde tetiğe basacağı zamanlamayı çok iyi ayarlamak zorundaydı. Yoksa hedefini sonsuza dek kaçıracaktı. 

'' Hedefe 35 metre Reina.. ''
'' Görüyorum Çavuş.. Sadece rüzgardan korkuyorum... Görüyorum... Orada... Derin bir nefes... 3... 2... 1... ''
'' Kaç! Çabuk kaç Reina! ''
'' Vurulmuşsun. Aman Tanrım! Seni burada bırakamam! ''
'' Beni boşver, üzerine devriye ordusu çullanmadan kaç buradan çabuk! ''
'' Kapat çeneni Taylor! Gel, omzuma tutun. Şu odaya girelim. ''

 Girdiğimiz bu küçük odanın kapısına arkadan kırık sandalye ve masa parçalarını koydum. Taylor bacağından yaralanmıştı. Onu hızlıca tedavi etmek zorundaydım. Ne yapacağımı bilmiyordum! Her şey sakindi! Bu Alman askerinin burada ne işi vardı! Sakin olmalıydım. Sakin ol küçük kız! Taylor'un bacağına morfin bastım ve iç cebimde duran beyaz paçavra ile yarayı sardım. Her an kapının kırılması korkusu ile saatlerce elimden tüfeğimi bırakmadım. Paris sokaklarına artık yavaş yavaş karanlık çöküyordu. Taylor uyuyordu...

  Bu nasıl oldu? Ben... Ben ateş etmiştim. Onu vurabildim mi acaba? Ya onu vurduysam ve öldüyse... Tarihin en korkulan ismi, yüzyılın celladı Adolf Hitler, bir keskin nişancı tarafından öldürüldü. Şaka gibi! Bunları ellerim titrerken yazmak çok zor.. Parmaklarımda Çavuş Taylor'un kanı var. Ateş ettiğim anda, arkamdan bağıran sese aniden dönünce kaburgamı bir demir çıkıntısına çarpmışım. Onun ağrısı ile de yerimde duramıyordum. Burada öylece oturup Almanların bizi bulmasını mı bekliyoruz? Böylesine yoğun düşüncelere daldığımda dizlerime kadar gelen kanı sonradan fark ettim. Taylor'un öldürdüğü alman askerinin kanı kapının altından süzülerek her yana dağılmış vaziyetteydi. Kafamı usulca kapıya doğru kaldırdım. Henüz gece karanlığı çökmemişti. Duvarda oluşan küçük çaplı bir delikten karşı duvarı görebiliyordum. Biraz daha bekledim... Artık uyumam gerektiğini düşünüyordum. Başımı Çavuşumun omzuna koyduğum anda bir ses ile aniden irkildim. Bombaların parçalara ayırdığı beton yıkıntılarından, etrafa saçılan küçük taşların üzerine basılıyormuş gibi bir ses duydum. Bir kez daha... Ve bir daha... Birisi geliyordu! Tüfeğimin namlusunu kapıya doğru yönelttim. Bir gözüm de duvarda ki deliğe bakıyordu..

'' Gölge! ''

 Aman Tanrım. Duvarda ki delikten bir anda insan gölgesi geçti. O an sesler kesilmişti. Sonbahar mevsiminden dolayı dışarıda çıkan akşam rüzgarının sesinden başka bir şey duymuyordum... Bekledim... Gölgenin bir kez daha belirmesini bekledim... Sanki burada öleceğim gibi bir hisse kapılmıştım. Ve o ses !

'' Çavuş Reina... Çavuş Taylor... Neredesiniz? ''

  O ses.. O kadar mutluydum ki, bilemezsiniz. Bir Alman askerinin ağzından Fransızca bir söz duyamazsınız. Üstelik isimlerimizi ve rütbelerimizi telafuz ederek... Ve bu ses bana çok tanıdık geliyordu. Evet bu O! Onbaşı Henri'nin sesiydi bu...

'' Hey... Henri.. Buradayım... Odanın içerisinde... Bekle biraz kapının ardındakileri kenara alayım...''
'' Tanrıya şükürler olsun. Yaşıyorsunuz... ''
'' Henri.. Sana bir soru sormam gerek... ''
'' Elbette Çavuş'um. ''
'' Hitler öldü mü ?''
'' Hayır! ''



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder