09 Ocak

Ve Tanrı Türk'ü Yarattı

by , in

Bir Zümrüt Kanatlı Kuş sonsuzluğa uçarken,
Ülgen, Yarat! dedi ve kanat süzerek suya daldı.


Sessizliğe bürünen deryâya bir ihtişam,
Balçıktan yerleri ve mavimsi göğü saldı.

Bu sessiz Acun neşelensin deyu göğe kuşları,
Yaşanabilsin deyu yere ovaları, ağaçları saldı.

Ve Ülgen, acuna can verecek Kişioğlu'nu yarattı.
O'na Kurt başlı tuğunu verdi ve adını Türk koydu!

Türk çoğalsın deyu ona kendi gibi bir eş saldı.
Türk çoğaldı, balalar neşeyle acuna göz açtı.

Ve Ülgen, acunu terk edip göğe kanat çırptı.
Hatırlansın deyu Kişioğlu, Ülgen'e yağış yaktı.

Türk çoğaldı ve bütün acuna yayıldı.
Ülgen'den olmayanlarla cenk edip nam saldı.

Acunda zaman deryâdan süzülüp geçti,
Ak tolgalar, ankalar öldü öldü dirildi.

Gökte Ülgen, yerde kişioğlu bir daha belirdi.
Kurt başlı Tuğ kalktı, başlarına da Kağan dendi.

Türk acunu gezdi. İlmi, töreyi, nizamı bildi
Baş kaldıranın tepesine çelik örsü indirdi.

Kızlı erkekli Kişioğlu, deli tay gibi acuna dağıldı.
Kimi Ülgen'e yağışlar attı, kimi yolundan saptı.

Kimi devlet oldu, cihana adalet dağıttı.
Kimi kandaşına kılıç çekip dehşet saçtı.

Çobansız sürü nasıl ki bir çakala esir kaldı,
Çakala yem olan Türk'te başsız kaldı!
03 Ocak

Mavi Saçaklı Uçurtma

by , in
Bendeniz bütün külfetimle göğe bakan bir penceredeyim,
Başucumda bana baktıkça ağıt yakan bir sümbülleyim,
Rüzgârın ahenkli vuruşuyla kuruyan yüzümden,
Maviliklere dalıp gidiyorken yine düşlerdeyim.

Aşağısı kirli, aşağısı kötülüklerin mesken mahli,
Birbirini yiyen canavarlar, insanlığın görünen ahvali,
Güruhunda boğulan hayasızlar, birde memnun hali,
Kâh gülüşmeler, kâh inlemeler yırtıyor göğü yeri.

Yukarıdan dalıyorum şu hırçın sefillere,
Bir nebze öfke hüsn-i zan ediyor ufacık kalplere,
Elleri kırk yılın emeğinde, kalkıyor masum bir bedene,
Bilgili diye geçinen dil, cehalet püskürüyor yıkanmış beyinlere.

Bir mavi saçaklı uçurtma yükseliyor aşağıdan göğe,
Rüzgârla dans ediyor 'hala bir umut var' dercesine,
Soluk yüzüm usulca düşüyor avuçlarımın içine,
Bir mavi saçaklı uçurtma, gülümsüyor insanlığa sessizce.
17 Kasım

ALMİNA'YA MEKTUPLAR

by , in

Günaydın Almina.
  
  Bugün güne bambaşka uyanırken, ilk aklıma gelen şeyler arasında en başı çekmen ne de güzel. E tabi, hemencecik telefona sarılıp, geceden kalan tatlı sohbetin üzerine, anlık utanışım bir yana sabahleyin atılan o loş mesajları parıltılı gözlerle okumanın mutluluğu da var. Her neyse. Bu mektubu yazmamda ki sebebi az çok biliyorsundur? Hala neden yazdığımı anlamadıysan da, okurken yüzünden tebessümün eksik olmayacağına inanıyorum. Şimdi öncelikle senden bir şey rica edeceğim. Arkana rahatça yaslanmanı, kulaklığını takıp, en sevdiğin bir karadeniz şarkısını açıp bu mektubu okumanı istiyorum. Hani böyle daha mı etkili olacak ki diye düşünme. Sadece rica ediyorum.  Şimdi çayımdan aldığım bir yudum ile başlıyorum.

 Senden önce bir hayatım vardı Almina. Ruhsuz orman cini gibi sürdürdüğüm, hangi yola girsem, bir çıkmaza düştüğüm, içimi huzurla, mutlulukla dolduracak hayallerden uzak, gecemde, gündüzümde yüreğime su serpiştirecek bir rahatlama olmadan yaşadığım bir hayatım vardı. Gerek iş hayatı, gerek aile hayatı, ikisi beraberinde beni bunaltır halde olsada sabretmesini bilerekten yaşamaya çalışıyordum. Galiba böylesi halimi sana oyunda da gösterdim. Umursamaz, vurdumduymaz, kendi halinde takılan bu halime şahit oldun. Ne de huysuzum değil mi? Seninle karşılaştığımızda inkar ediyorum ki, artık birilerinden ilgi istiyordum. Benden sosyal medya hesabımı istemende saf halimden yararlandın. Bunu da inkar ediyorum ki; bir an önce seninle konuşmak, seninle tanışmak hevesindeydim. O yüzden ansızın sosyal medya hesabımı sana verdim. Beni biraz gafil avlamış olabilirsin. Ama o ilk konuşmamızdan sonra içimde bir ferahlama, bir rahatlama hissetmeye başladım. Özellikle " gecene beni de sığdır" diyerekten attığın o mesajda ben çok umutlandım. Bir an hayatımın bundan sonra ki kısmının güzel, hoş geçeceğine olan inancım arttı. Anlayacağın yüreğimde çiçekler açtırdın sen o cümlen ile. Akabinde olaylar gelişti tabi. Birbirimize fotoğraflarımızı attığımızda seni ilk kez görmüş oldum. Küçücük, sevimli birşeymişsin sen. İlk görüşüm, ilk kez sevda kelimesine kendimi bu kadar yakın hissetmem, içimdeki bütün yaşanmışlıkları söküp atmaya yetti. İlk görüşte aşka inandın yani? Diyerekten içinden bir soru yöneltmiş olabilirsin. Ben seni ilk görüşümde kül oldum Almina. Unutmam, o ellerimin titrediği anı. Gözlerimin bir anda açıldığı o anı hiç unutmam, unutmayacağım. Çünkü sen bana hayatımı geri verdin. 

  Şimdi sevgiliyiz? Aslında benim dileğim şu, sevgili değil de birbirini seven iki aşık olarak devam etmemizi isterim. Neden böyle bir düşünce dersen, ben birisine karşı sevgilim var demek yerine, sevdiğim var demek isterim. Ne kadar mantıklı ne kadar mantıksız orasını bilemem. Ama galiba seninde böyle isteyeceğin aşikâr. Değil mi? Öyle olduğunu düşünerekten devam ediyorum.

  Bugün 18 Kasım. Birlikteliğimizin 1. Ayı. Zaman ne de çabuk geçiyor öyle değil mi? Daha dün değilmiydi sen harap, ben harap ayrı dünyaların insanlarıydık. Şimdi aynı dünyalarda birbirini seven iki faklı bedeniz. Fakat ruhumuzu birleştirmişiz. Çünkü birbirimize bir söz vermişiz. Ölene dek, sonsuza dek seveceğimize dair sözlenmişiz. Ben seni ölene dek seveceğim Almina. Seninde beni seveceğine inancım tam. İkimizde şu ana kadar güven konusunda bir problem yaşamadık. Güven olduktan sonra, sevginin de beraberinde geleceği bilinciyle yaşıyoruz. Mesajlarda üstüne basa basa söylediğim şu cümleyi burada da tekrarlamak istiyorum. " Senden vazgeçtiğim gün, ölüm günüm olsun."

Kısa ve öz bir mektubun sonlarına doğru geliyorum artık. Birlikteliğimizin ilk ayında, yine seninleyim, yine benimlesin. Yine biriz. Eh ne diyelim o vakit; Birlikteliğimizin ilk ayı mübarek olsun. Usanmadan, sıkılmadan sana söyleceğim bir şey var. " Seni Seviyorum." Bu iki kelimeyi ömrün boyunca benden duyacaksın.. Unutma.

  Bu mektupta senden bahsetmeyeceğim. Seni bu mektuba sığdırmak için fazlaca acemiyim. Şunu bil ki uzun zamandır; seni katmer katmer sayfalara işliyorum. Ne olduğu hakkında bir bilgin olmadığı için sabırsızlandığını hissediyorum. Sabırlı ol, zamanı gelince açıklayacağım. Belki bu küçük mektup seni mutlu etmeyebilir. Bunun için affına sığınıyorum. Lakin ben yine de hoşuna gideceğinden eminim. Benden beklediğin tek bir mesaj ile mutlu olan sen, şu küçücük mektupla nasıl mutlu olacak merak ediyorum. 



Umarım mutlu ediyorumdur...
İhsan Çardak, 18 Kasım 2018

16 Temmuz

Osmanlı İmparatorluğu Neden Yıkıldı?

by , in
Dostlar; Uzun süredir kendi tarihimize karşı açtığım bir savaşta, bazı önemli bulgular elde ettim. Tabi ki; savaştan kastım, karşılıklı bilgi savaşıdır. Ben ondan bilgiler almaya, analiz edip, kanıt elde etmeye çalışırken, sürekli önüme farklı nesneler, objeler çıkıyor. Tarih, bana karşı muazzam bir strateji ile direniyor. Ve bu savaş içerisinde cephede ki ölümü değil, perde arkasında ki, masanın başında  uygulanan politikaları, siyaseti konuşacağız. Başlıkta da belirttiğim üzere; kendi tarihimiz, yani Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılış süreci nasıl gerçekleşmiş, onu konuşacağız.

Osmanlı Devleti..
Devlet-i Âliyye-i Osmaniyye..

Dile kolay 622 yıllık bir saltanatlık süresince, 3 kıta üzerine yayılmış ve bu topraklarda adaletle hüküm sürmüş bir imparatorluk. Osman Bey'in Söğüt ve Domaniç'te bağımsızlığını ilan ederek kurduğu bu devlet; Haçlılara aman dileten Sultan Murad'ları, Peygamber övgüsüne mazhar olmuş Fatih'leri, Yusuf Peygamber'in topraklarına hüküm sürmüş Yavuz'ları, Mohaç'ta Kurban Bayramı sevinciyle kafiri ezip geçen Kanuni'leri, çürük ipliğe elma dizenlerin üstesinden gelen Abdülhamid'leri tahtında bulundurmuştur. Ama şuanda, başlığımıza göre hareket edersek, bizi ilgilendirecek şahsiyet Sultan Abdülhamid Han'dır. Ve tabi ki de onu tahtından eden; Musul'u konuşacağız.

 Abdülhamid Han, devleti büyük bir cihan harbine hazırlarken, bir gözü daima İngilizlerin üzerindeydi. Almanya - Fransa - Amerika - İngiltere Berlin Konferansında Osmanlı Devleti'ni kendi aralarında paylaşmışlardı. Konferans sonrası İngiltere, Musul'u işgal etme yönünde karar almıştı. Bu karar Abdülhamid'i kızdırsa da, İngilizlerin asıl niyetinin petrol olduğunu anlamıştı. Çıkarttığı bir kararnâme ile Musul - Kerkük - Erbil petrol imtiyazlarını kendi üzerine almıştı. Herhangi bir yabacı güç tarafından bu topraklar ele geçirilse bile, topraklarda bulunan petrol tröstlerine dokunulamayacaktı. Petrolü ele geçirmek içinse; sultanın imtiyaza ait belgeleri geçersiz kılması veya sultanın tahtan indirilmesi gerekti.

 I. Dünya Savaşı'nın başlangıcını hepimiz; Avusturya Arşidükü Ferdinand'ın bir suikast sonucu öldürülmesi ile başladığını biliyoruz. Bu savaşın başlaması için sadece bir sebeptir. Peki I. Dünya Harbi'ni başlatanlar, başlatılmasına olanak sağlayanlar neyin peşindeydi? Amaçları neydi? Geliniz bu savaşı başlatanların geçmişine kısa süreli bir dönüş yapalım. Bir cihan imparatorluğunun yıkılışını resmi tarihte kayıtlı bilgiler ile yazıp konuyu kapatacağımı sanmayın. Bu yüzden cephelerde ki başarıları değil, masa başında hangi zaferler kazanıldı onu anlatacağım.Ne dersiniz?
" Onlar bize geldiklerinde yiyeceğimizi, sıcak yuvamızı ve dostluğumuzu paylaştık. Ailemizle mutlu, huzurlu bir geçim sağlıyorduk. Topraklarımızdan bereket fışkırıyor, uçsuz bucaksız ovaların manzarası, hayatımıza renk katıyordu. Ama şimdi sadece ben kaldım. Topraklarımızı yağmaladılar. Kadınlarımıza ve çocuklarımıza tecavüz edip öldürdüler. Komşu kabilelerimiz de dahil herkesi kılıçtan geçirdiler. Biz de direndik. Savaştık. Ama onların ateşli silahları karşısında hiç duramadık. Kabile reisimizin kafasını kesip krallarına götürdüler. Ben ise saklanıyorum. Ya onlar gibi olacağım ya da öleceğim. Ve ben ölümü tercih ediyorum."

Batı Nevada'lı bir Kızılderili Hatıratı

 Osmanlı Devleti'nin 16. Yüzyılda bir süper güce dönüşmesi ve denizlerdeki hakimiyeti nedeniyle, Avrupa'lılar yeni ticaret yolları aramaya başlamışlardı. Kristof Kolomb önderliğinde Amerika Kıtasına Avrupa'lılar tarafından ayak basılmıştı. Bu toprakların zenginliğinden ve yaşanılabilir bir yerleşim yeri olduğundan haberdar olan Avrupa'lılar bu yeni kıtaya akın etmeye başladılar. Tarih sahnesine kirli bir soykırım ve vahşi katliamlar ile Amerika Birleşik Devletleri çıkmıştı. Vatanseverler adı altında bağımsızlığını ilan eden bu büyük örgüt, ülkeyi kurmak için yerli halkı yerleşimlerinden kovmuşlardı. Tabi bu örgütü oluşturan üyelerin büyük çoğunluğu ingilizdi ve yine bu topraklarda kendi soydaşlarına kılıç çekerek koloni birliklerine karşı isyan başlatmışlardı. Tuhaf ama maalesef gerçek. Zenginlik ve güç için birbirlerini yiyen bu vahşiler, barış ve kahramanlık hikayeleri ile doldurdukları tarihçelerine, ne yazık ki yaptıkları soykırımları ve katliamları yazacak yer bırakmamışlardı!

 Amerika'nın keşfinden sonra, coğrafi keşiflerin hız kazanması, Hindistan'ın batı kıyılarının ortaya çıkmasına vesile olmuştur. İngilizler; ticaret gemileri ile demir attığı bu koylarda, ipek ve pamuğun zenginliğini görünce ağızlarında ki salyaları akıtmaya başlamışlardı. Halk üzerinde baskıcı bir politikaya imza atarak ülke yönetimine karşı kışkırtmayı başaran İngilizler, gözleriyle iç savaşı izlerken, elleri arkada ipek ve pamuğu gemilerine yüklüyordu. Nitekim o dönemlerde Londra'nın gayri safi dış geliri %400 artış göstermişti.
Fakat soykırımın bununlada kalmadığını belirtmekte fayda var. ABD Afrika koylarına demir attığında, burada ki zenginliğin dünyada ki diger bütün zenginliğe kafa tutacak derecede olduğunu görmüştü. O zenginlik ise, ileride insan kaçakçılığının başlayacağı üzre; elmastı. Afrika'lı masumları ilk başta türlü vaatler ile gemilere bindirip, Amerika'ya götürdüler. Zaman geçtikçe, bu vaatler yerini tehditlere bıraktı. Ve en sonunda yeni bir soykırıma imza atıldı. Yüzlerce gemiler Afrika'ya demir atıyor, insanları zorla evlerinden alıyor ve yanlarında bir kaç ton elmas ile yeniden Amerika'ya yelken açıyorlardı.

 Bu anlattıklarımız; Osmanlı Devlet'i ile yakından ilişkili olaylardı. Hindistan'ın ipek ve kumaşını, Afrika'nın nüfusunu ve elmas madenlerini sömüren devletler, doymadıkları zenginlikten iyice sapıtmış bir halde gözlerini 19. Yüzyılın en değerli kaynağı olan petrole dikmişlerdi. Osmanlı Devleti'nin dünya üzerinde ki petrol rafinelerinin büyük çoğunluğuna sahip olması, sömürgeciler tarafından bir hedef haline dönüşmüştü. Dönemin padişahı Sultan Abdülhamid Han'a, İngilizler tarafından %15'lik bir payın Osmanlı'ya kalması şartıyla, Musul'u istediklerini belirtmişlerdir. Sultanın bu talep karşısında ilk yapacağı iş, petrol imtiyazlarını kendi üzerine almak olmuştur. İngilizlerin bu ilk stratejisi sonuçsuz kalınca, tek çarenin Sultanı devirmek olduğunu anlamışlardır. Mısır sorunu bunun başını çekmektedir. Bir yandan Ruslar ile sıcak denizlere inme davası yüzünden harp eden, diger yandan Almanların petrolü ele geçirme girişimleri ile uğraşan, diger yandan ingilizlerin türlü kışkırtmalarına dayanan Sultan Abdülhamid Han, 1909 yılında, elinden her şeyi alınmış, Hânenin sarayında bir darbe ile tahtına alıkoyulmuştur. Resmi kayıtlarda Osmanlı Devleti'nin yıkılışı 1922 olarak gözüksede, resmen yıkılışı 27 Nisan olayı ile gerçekleşmiştir. (27 Nisan 1909)
Sultan'dan sonra İttihak ve Terakki Cemiyeti'nin üyeleri ile yönetilen ülke, yanlış politikalar, yanlış stratejiler ile Balkan Savaşlarında yenilgiye uğramışlardır. Benim şahsi görüşüm olarak İttihak ve Terakki Cemiyeti, İngiliz Sömürgeler Bakanlığı ve dahası British Petroleum(BP) ile birlikte hareket eden bir cemiyetti. Çünkü Sultan'ı tahtan indiren, bu cemiyetin Selanik koluydu. Sultan'ın tahtan indirilmesi Cemiyetin yaptıgı bir darbe olsa da, arka planda yine İngilizler vardı. İngilizler Sultan'a teklifte bulunmuşlar ve petrolden pay koparırlarsa, Osmanlı Hanedanı'nı rahat bırakacaklardı. Hatta belki de şuanda bile günümüze kadar, Osmanlı hükümü devam edecekti. Sultan bu anlaşmanın petrol topraklarının sömürgeleştirilmesinden başka bir şey olmayacağını söyleyerek anlaşmayı reddetmiştir. İngilizler ise bir şeyi kafalarına koymuşlarsa elbette yapacaklardır. Devlet'in içerisinde her bir kuruma kadar sızmışlar, halk ile devlet arasında ki bağı koparmak için propagandalar yapmışlar ve en önemlisi de Musul- Kerkük- Erbil petrollerini güvende tutmak için, arapları Osmanlı'ya karşı kışkırtmışlardır.

Bir sonuca varacak olursak; Devlet-i Aliyye'nin yıkılmasında ki en önemli etken, Musul Petrolleri için yapılan bir siyaset savaşıdır. Haklı ve haksız taraf arasında olan bu savaşı haksız taraf ezici bir güçle elde etmiştir. Haklı olan taraf ise, yenilgisinden dolayı daha fazla dayanamayıp tarih sahnesinden çekilmiştir. Musul'un Mustafa Kemal Paşa içinde ne kadar önemli olduğunu vurgulamakta fayda var. Nitekim yeni hükümetin resmen kabulü ile, İngilizler bir sorun yaşamamak için, 1925 Ankara anlaşması ile Mustafa Kemal Paşa'nın ellerini sıkıca bağlamışlardır. Şuanda, günümüzde ülkemizde ki benzinin litresi 6TL'ye dayanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde günlük çıkartılan petrol varilinin sayısı; 125.000'dir. Musul'un günlük çıkardığı varil ise 1.385.000'dir. Musul'un ne kadar önemli olduğunu ve koca bir cihan imparatorluğunu tarih sahnesinden silecek kadar petrolü içerisinde bulundurduğunu artık öğrenmiş olduk..
08 Mayıs

Ya Bu Dünya; Evrenin Bir Çöplüğüyse?

by , in
Yağmur damlacıklarının "pıt pıt" ritmiyle pencereme vurduğu bir gecede, oturduğum yataktan kalkıp kendimi rüzgarın ahenkli dansına bırakıyorum. Aynı notayla dansa tutuşan yıldızların, semâyı böylesine muazzam bir şekille donatmasını düşünüyorum. 
Ve düşüyorum...

O gece muhasebesini yapıyorum hayatımın.
Cevapsız suallerime cevap olsun diye, bir kez daha bakıyorum semânın güzelliği ile boy ölçüşen bir diğer güzelliğe. Ama ne semânın şahitliğine güveniyorum, ne de yıldızların bana gülümsemesine. 
Gözlerim, yağmurun hırçın halde suratıma çarpan damlacıklarıyla doluyor.
Ve yavaş adımlarla penceremin podyumundan ayrılıyor...

Sahi uykuda mıyım ben?
Tepkisiz kaldığım anda solgun yüzüm soluklanıyor. 
Ilık bir esinti mi, yoksa kafamı dikdigim gök kubbe mi güldürüyor beni?
Bir his; ağlamakla, gülmek arasında tercih yapmaya mı zorluyor yoksa beni? 
Odamın duvarına çivilediğim fotoğraf, ben tebessüm etmeye kalkmışken; alevlendiriyor içimdeki neşeyi.
Bir his beni güldürüyor..
Gün geçtikçe öldürüyor...

Bilgisayarımdan açık bıraktığım müziğin sesi geliyor kulaklarıma.
Bütün düşüncelerimle, kainata küsüyorum o anda. 
23 yıl boyunca, 23 yıllık vahşet gördüğümü biliyorum bu dünyada.
Dünyanın bir çöplük mü yoksa bir hazine mi olduğunu düşünüyorum..
Ve düşüyorum..

Evet dostlar..
Ben; 
Hattât Hüsrev gibi vecd haline kapıldığım geceler boyunca, şu semayı düşünüyorum. Ve yaşadığım buhranlardan sıyrılıp kendi içime düşüyorum.
Bilirsiniz; insan bazen düştüğü yerden kolayca çıkamıyor.
Yüzümde eskisine göre sönük bir tebessümle, zihnimde cevabı bilinmeyen bir suali soruyorum sizlere.
Ya bu dünya, evrenin bir çöplüğüyse?